
DİL,DELİLİK,VE EDEBİYAT ÜSTÜNE KONUŞMALAR
“Deliliğin Dili”, üçüncü dizi, hazırlayan Michel Foucault. Bugün, “Delirmiş Dil”. Yapımcı, Jean Doat.
ÖYLE SANIYORUM Kİ hepimizin az çok aşina olduğu basit bir fikir var. Yani, delinin konuşmaya başlamadan önce deli olduğunu ve hezeyanına bağlı muğlak kelimeleri işte bu deliliğin, aslında dilsiz olan bu deliliğin derinlerinden çıkarıp kör sinekler misali etrafında fır fır döndürdüğünü düşünmek hoşumuza gider.
Bu programlarda yapmaya çalıştığım şey, tabii göstermek değil, daha basit bir şey, yani duyurmak (“duymak” kelimesi*de farklı anlamları arasında yalpalasın isterim); duyurmak istediğime gelince, delilik ile dil arasındaki akrabalığın basit bir akrabalık, saf bir soy bağı olmadığı, dil ile deliliğin daha ziyade iç içe girmiş, ayrıştırmanın imkansız olduğu bir dokuda birbirlerine bağlı olduklarıdır.
İsterseniz şöyle söyleyeyim: Bana öyle geliyor ki, en temel düzeyde, bizde konuşma imkanı ile deli olma imkanı eş zamanlıdır: bunlar, adeta ikizmiş gibi, özgürlüklerimizden en tehlikeli ama aynı zamanda en olağanüstü veya en ısrarcı olanın yolunu açar önümüzde.
Bütün insanlar akıl sahibi olsaydılar bile, aslında, göstergelerimizin, kelimelerimizin, dilimizin dünyasını altüst etmeye, en bilinen anlamlarını bulandırıp dünyayı tersine çevirmeye yeterdi yine de bu çarpışan birkaç kelimenin mucizevi fışkırması.
Konuşan her insan deli olmanın mutlak özgürlüğünü, en azından gizlice, kullanılır; keza deli olan ve bu nedenle insanların diline tamamen yabancılaşmış gibi görünen her insan da, öyle sanıyorum ki, dilin kapalı evreninde hapsolmuş durumdadır.
Bana diyeceksiniz ki delilik ile dil belki de kaynakları itibariyle birbirine bağlı değildir. Birçok itiraz gelebilir bana. Geçen hafta sözünü ettiğim, hezeyanlarının dilsiz imgelerinin içlerinde, bedenlerinde, tıpkı akvaryumdaki gibi sessizce gelişip serpildiğini gören insanlar karşıma çıkarılabilir; ya da iki hafta önce sözünü etmiş olduğum, birilerinin, meçhul bir bakışın kendilerini takip ettiğini gözetlediğini hisseden, bu duyguyu hezeyanlı bir suçlama ile dile dökebilmelerinden çok önce peşlerine düşüldüğünü bilen şu “zulüm görenler” karşıma çıkarılabilir.
Öyle sanıyorum ki şöyle bir cevap verilebilir: Delilik dediğimiz şeyler dilsiz olduklarında bile hep tekrar tekrar dilden geçerler. Belki de bir söylemin tuhaf sözdiziminden ibarettirler.
Sözgelimi artık biliyoruz ki birtakım sesler duyan “zulüm gören kişi” bu sesleri kendisi telaffuz eder. Nitekim bu seslerin dışardan geldiğini sanır ama aslında gırtlağına takılacak bir kayıt cihazı bu sesleri onun telaffuz ettiğini kanıtlamaya yeter. Duyduğu tehditler de cevap verirken söylenip durması veya ettiği küfürler de hep aynı sözel örgünün aşamalarıdır (phase), isterseniz şöyle söyleyeyim: cümleleridir (phrase).
Aynı şekilde artık biliyoruz ki beden, bizzat beden, adeta bir dil düğümüdür. Freud gibi derin bir dinleyici bedenimizin derin bir kelime üreticisi (aslında zihnimizden çok daha iyi), metaforlar konusunda bir bakıma usta bir zanaatkar olduğunu ve dilimizin her türlü kaynağından , zenginliğinden, yoksulluğundan yaralandığını çok iyi anlamıştı. Biliyoruz ki felç olmuş bir histerik kadın ayakları üstünde bıraktığımızda yere düşüyorsa, birileri onu yüzüstü bıraktığı günden beri düşmeye mahkum olduğunu varoluşunun ta derinlerinden bildiği içindir. Ama bunu bedeniyle ifade eder.
Dolayısıyla şayet delilerle iletişim kuramıyorsak, konuşmadıkları için değil gereğinden fazla konuştukları, aşırı yüklü bir dille, dünyanın bütün yollarının birbirine karıştığı göstergelerin –bir bakıma- tropik bolluğu içinde konuştukları için kuramıyoruzdur.
O zaman bir soru geliyor aklımıza: Deliliğin bu dili günümüzde birden neden böylesine önem kazandı? Şu anda kültürümüzde bütün bu kelimelere, belki beraberlerinde çok daha ağır bir yük taşıyan bu tutarsız, mantıksız kelimelere duyulan büyük ilginin nedeni ne?
Öyle sanıyorum ki şunu söyleye biliriz: Günümüzde artık siyasal özgürlüğe inanmıyoruz, ayrıca şu hayal, o ünlü yabancılaşmamış insan hayali artık gülünç görünüyor. E peki onca hayaletten geriye ne kaldı? Birkaç kelimenin külü. Tarih’e, kurumlara değil, göstergelere emanet ediyoruz.
Çok kabaca şunu söyleye biliriz: 19. Yüzyılda susma zevkine erişeceğimiz gerçek bir dünyada özgürleşmek için konuşuyor, yazıyorduk. 20. Yüzyıldaysa –tabii edebi sözü düşünerek konuşuyorum – deney yapmak için, artık sadece kelimelerde var olan ama kelimeleri de kasıp kavurmuş olan bir özgürlüğün boyunu ölçmek için yazıyoruz.
Tanrı’nın geri dönülmez biçimde öldüğü ve sağdan sola gelen bütün vaatlere, sağın solun bütün rağmen artık mutlu olmayacağımızı bildiğimiz bir dünyada dil bizim tek çaremiz, tek membaımızdır. Anılarımızın çukurunda, sözlerimizin her birinin altında, kafamızda dörtnala koşan bu sözlerin her birinin altında, deli olmanın haşmetli özgürlüğünü gösterir bize. Uygarlığımızda delilik deneyiminin bu kadar keskin olması, edebiyatımızın bir bakıma en uç sınırı olması belki bu yüzdendir. (s. 43-44-45)
Foucauld Michel (2024). Büyük Yabancı (Çev.Savaş Kılıç), Metis Yayıncılık,İstanbul.
Yorum bırakın