
İlk düşünürler Thales ve Anaksimandros, Anadolu’nun Ege kıyısındaki yeni kent devletlerinin en zengini olan Miletos’tandılar. Bir tecim soyluluğundan, yani artık tecimle uğraşmaya başlamış bulunan bir toprak sahibi aileler topluluğundan geliyorlardı. Eski soyluluğun üyeleri olarak birçok tribü geleneğini devralmışlardı; Yakın Doğu’daki eski uygarlıklarla kurdukları bağlardan edindikleri bazı gelenekler de vardı. Bunlar arasında, geçen bölümde sözünü ettiklerimize benzeyen ve Thales ile Anaksimandros’un akla uygun varsayımlar olarak yeniden yorumladıkları evrenin-oluşumunu açıklayan bir mitoslar yığını da vardı. Babil gökbilimine ilişkin bilgileri, Thales’in İ.Ö.28 Mayıs 585’teki güneş tutulmasını saptaması nı sağlayacak yeterlikteydi. Gerçi dine açıktan açığa karşı çıkmadılar, ama kutsal olanı maddenin özünde varolduğuna inandıkları kendiliğinden devinim özelliğiyle özdeşleyerek, dini felsefeden ayırdılar.
Onların evrenin oluşumunu açıklayan kuramları üç önermeden yola çıkar. Birincisi, ortak kökendir. Evren, Anaksimandros’un << sonsuz olan>> adını verdiği, yani ayrışmamış olan tek bir ana tözün bölünmesiyle gelişmiştir. İkincisi, sürekli devinimdir. Ana töz durmadan dönüyordur, bunun sonucunda ana tözün parçaları boşluğa dağılırlar ve orada dışta bir ateş çemberi, içte de bir hava çemberi oluştururlar; ana tözün geri kalan parçalarıysa merkezde toplanır ve hava çemberinin içinde toprak ile suyu oluştururlar. Üçüncü önerme, karşıtların çatışmasıdır. Az önce anlattığımız süreç, gerçekte sonu gelmeyen bir savaşımdır. Bu süreç içinde karşıtlar (sıcak ve soğuk, yaş ve kuru, hafif ve ağır, karanlık ve aydınlık) birbirleriyle çatışır ve daha önce kendisinden kopmuş oldukları ayrışmamış ana tözün bağrında dönem dönem yeniden birleşirler. Bu savaşım mevsimlerin oluşumuna yol açan çevrimin temelini meydana getirir. Bir de, evrenin dönem dönem yok olduğu bir evren çevrimi vardır.
Evrenle ilgili bu sezgisel diyalektik anlayışı Engels şöyle dile getiriyor:
Doğaya ya da insanlık tarihine baktığımızda, ilk ağızda, sonsuz bir ilişkiler ve karşılıklı etkilemeler yığınıyla karşılaşırız. Bu yığının içinde hiçbir şey olduğu gibi ve olduğu yerde kalmaz; her şey devinir, değişir, oluşur ve yok olup gider. Eski Yunan felsefesinin bu ilkel, belirsiz, ama özünde doğru dünya kavrayışı ilk kez açık seçik bir biçimde Herakleitos tarafından ortaya konulmuştu. Her şey hem kendisidir, hem de kendisi değildir, çünkü her şey akış halindedir, durmadan değişmekte, durmadan oluşmakta ve yok olmaktadır.
Herakleitos’a gelmeden önce, Miletos okuluna karşı çıkan başka bir felsefe okulunu incelememiz gerekiyor.
Pythagoras, güney İtalya’daki Yunan kolonilerinden birine göç eden bir zanaatkârın oğluydu. Orada, toprak sahibi soyluluk ile köylülük arasındaki yeni tecimen sınıfının çıkarlarını temsil eden bir siyasal parti kurmuştu. Pythagoras ve izleyicileri madeni para basımının gelişmesine etkin olarak katkıda bulundular. Alımsatımın gereksinmeleri dışında, sayıları ilk kez onların incelediği söylenir. Pythagoras’ın partisi aynı zamanda dinsel bir mezhepti. Üyelerin denemeden ve sınamadan geçerek alındıkları bu mezhebin Orfizme benzeyen gizemci bir öğretisi vardı.
Pythagorascılara göre, ana töz sayıdır. Bu sayı çeşitli karşıtlara bölünmüştür: Tek ve çift, sınırlı ve sınırsız, iyi ve kötü, aydınlık ve karanlık, vb. Bu karşıtlar arasındaki çatışma, bunların birbirleriyle birleşmeleri sonucunda çözülür. Karşıtların ortada birleşmesini savunan Pythagorasçı öğreti budur. Matematiğe, müziğe, gökbilime, tıbba ve siyasete uygulandı bu öğreti. Böylece soyluluk ile köylülük arasındaki savaşım, siyaset alanında, yeni orta sınıfın yönetimi olan demokraside çözüme kavuşturuldu.
Ana tözü sayıyla özdeşleyen Pythagoras, maddi evrenin kaynağını maddi bir cisim olarak değil, zihinsel bir sınıflama olan idea olarak kabul etti. Pythagoras, karşıtlar arasındaki çatışmanın ortada durulup devinimsizliğe vardığını ileri sürerek karşıtların çatışmasına bir sınır koydu. Bütün bunlar idealizme giden yolu gösteriyordu. Demokrasi en yüksek noktasına varıp da düşmeye başladıktan sonra, Pythagorasçılık tutucu bir güç olup çıktı ve kaynaşma öğretisi sınıfsal uzlaşmada bir formül olarak kullanıldı.
Herakleitos, demokrasinin gerileme dönemine girdiği Miletos dolaylarındaki Ephesos kentinin eski soyluluğundan geliyordu. Onun bakış açısı, baş çelişmenin köle sahipleri ile köleler arasında olduğu yeni dönemin bakış açısıydı. Herakleitos kesinlikle karşıydı demokrasiye. Kaynaşma öğretisinin karşısına, kendi gerilim öğretisiyle, yani sürekli çatışma, devinim ve değişme öğretisiyle çıktı. Bu öğretiye göre, her şey oluş halindedir. Her şey hem kendisidir, hem de başka bir şey. Dünya öncesiz ve sonrasızdır. Kendi kendini düzenler dünya. Dört öğe ardı ardına birbirine dönüşür. Bu temel üzerinde, bir çevrimler dizisi (gündüz ve gece, yaz ve kış, yaşam ve ölüm), bir de dünyanın sırayla ateş ve su tarafından yok edildiği bir evren çevrimi yükselir. Burada ateşin özel bir yeri vardır. Para nasıl öteki bütün metalarla bir tutulursa, ateş de maddenin öteki bütün biçimleriyle bir tutulur. <<Nasıl bütün mallar altınla, altın da bütün mallarla değiştirilebilirse, ateş de her şeyle ve her şey ateşle değiştirilebilir.>>
Lenin, Herakleitos’un <<ölümsüz ateş>>inden söz ederken, <<Diyalektik maddecilik ilkelerinin çok iyi bir anlatımı,>> demişti. (s.70-71-72)
Thomson George (1998). İnsanın Özü, (çev. Celal Üster), İstanbul
Yorum bırakın