
Bu sahildeki dalgaların, gündüzleri yaşanan bu beş ila on beş metrelik gelgitlerin sebebi neydi? Bu soruya Tevar Şehri’nin hiçbir Büyüğü yanıtlayamazdı. Ancak Landin’de çocuklar dahi bilirdi: Dalgaları yaratan Ay’dı, Ay’ın çekimiydi…
Ay ,ile gezegen birbirlerinin etrafında döner, bir turu tamamlamaları dört yüz gün sürerdi. Buna ay dönümü denirdi. İki gezegen, bir güneşin etrafında turlar, hiçliğin ortasında büyük bir ciddiyetle fırıl fırıl dans ederdi. Bu dans altmış aydönümü sürerdi; yani yirmi dört bin gün, bir ömür, bir yıl. Ve merkezdeki yıldızın ismi Gamma Draconis’ti. Diğer adıyla Eltanin.
Gri dallı ormana dalmadan önce Jakob Agat başını kaldırıp puslu batı kayalıklarında batmakta olan güneşe baktı ve içinden ona gerçek adıyla seslendi. Anlamı, belli başlı bir yıldız değil, pek çok yıldız içinden herhangi bir yıldızdı.
Arkasındaki Tevar Tepesi yamaçlarında oyun oynayan bir çocuğun sesi çınlayınca yine o alaycı, yan yan bakışları hatırladı. Korkularını gizlemek için dalga geçercesine fısıldaşmalarını, arkasından, “Bakın orda bir yaban soylu var! Gelin bakın” diye bağıranları. Ağaçların arasından tek başına yürüyen Agat, bu utançtan kaçarcasına adımlarını hızlandırdı. Tevar’ın çadırlarında küçük düşmüştü ve dışlanmışlık hissi içini kemiriyordu. Bütün hayatını kendi ırkından insanlardan oluşan küçük bir toplulukta geçirmişti; herkesin ismini ,cismini, yüzünü bilirdi. Bundan dolayı yabancılarla yüzleşmek ona zor gelirdi. Hele ki başka ırktan, kalabalık yabancılarla onların yurdunda görüşecekse. Küçük düşme korkusu Agat’ı nihayet enselemişti; o nedenle bir an için yürümeyi tamamen bıraktı. Oraya bir daha geri dönersem! diye aklından geçirdi. O ihtiyar bunak ne hali varsa görsün; Gaallar gelene kadar kokuşmuş çadırında otursun duman tüttürsün. Cahil, bağnaz, huysuz, un suratlı, sarı gözlü barbarlar, kalın kafalı izcanlılar! Yansın gitsin hepsi!
“Alterra?”
Kız onu takip etmişti. Aralarında birkaç metre mesafe vardı. Elini patikadaki bir basuk ağacının beyaz, damarlı gövdesine koymuş, bekliyordur. Beyaz yüzündeki sarı gözlerinden heyecan ve hınzırlık akıyordu. Agat yerinden kıpırdamadı.
“Alterra?” dedi tekrar, neşeli, tatlı sesiyle. Gözlerini kaçırıyordu.
“Ne istiyorsun?”
Kız biraz geri çekildi. “Adım Rolery,” dedi. “Kumsaldayken…”
“Kim olduğunu biliyorum. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben kanıbozuğun tekiyim; yabansoyluyum. Eğer kabilendekiler seni benimle görürse ya beni hadım ederler ya sana tecavüz merasimi düzenlerler; kanunlarınız ne diyor tam bilmiyorum. Hadi evine dön!”
“Benim halkım öyle şeyler yapmaz. Hem seninle aramızda kan bağı var,” dedi. Sesi inatçı ama karasızdı.
Agat arkasını döndü birkaç adım attı.
“Annenin kız kardeşi bizim çadırlarımızda can verdi…”
“Bizim ayıbımız,” dedi ve ilerlemeyi sürdürdü. Rolery adamın peşinden gitmedi.
Agat kayalıklardaki yol ağzında durdu, ardına baktı, sonra soldan devam etti. Can çekişen ormanda hiçbir kıpırtı yoktu; ölü yaprakların içindeki bodur bir ayakotu hariç. Bitkisel inadı onu güneye sürüklüyor, ardında ince bir iz bırakıyordu. (s.37-38-39)
Le Guın Ursula K.(2016).Sürgün Gezegeni (çev.Ekin Odabaş),İthaki Yayınları,İstanbul.
Bir Cevap Yazın