Jack London – Yakalanış

Johnny, on dördüne girince kolalama bölümünde çalışmaya başladı. Fabrikada bu, başlı başına bir olaydı. Gel zaman git zaman, bu olay, uykudan ya da haftalığını alma gününden bile çok daha önemli, daha anımsanmaya değer bir şey olmuştu. Bir dönüm noktasıydı bu.

Johnny, dokuma bölümünde, bir tezgâhın başında on altıncı yaş gününü kutladı. Evet, burası da heveslendirici bir yerdi, çünkü yine parça başına iş yapıyordu. Bu bölümde de yine kimse eline su dökemiyordu, çünkü tezgâhlar onu yoğura yoğura yetkin bir makineye dönüştürmüştü. Üç dört ay sonra dört tezgâhı birden tek başına idare etmeye başladı.

İkinci yılını doldurduğunda iki kat daha fazla, ortalama bir işçinin dokunduğundan iki kat daha fazla kumaş dokumayı başarıyordu. Para kazanma gücünün doruğuna doğru çıktıkça eve giren şeyler de buna orantılı olarak bollaşıyordu. Aslında, artan kazancı hiçbir zaman gereksinimlerini yeterince gidermeye ve rahat bir soluk almasına yetmiyordu. Daha çok iştahlanıyorlar ve daha çok yiyorlardı. Ayrıca okula gidiyorlardı. Kitaplar, defterler, boyalar, kalemler, çantalar da para isterdi. Ne denli hızlı çalışırsa her şeyin fiyatı da o denli yükseliyordu, yükselmek ne kelime, ateş pahası oluyordu. Bugüne dek onarılmaya yıkılacak duruma gelen evin kirası bile artmıştı…

Bu arada Johnny’nin boyu da atmıştı. Fakat boyu uzayınca daha çelimsiz görünmeye başlamıştı. Üstelik hırçınlığı daha da arttı. Tabii alınganlığı ile geçimsizliği de arttı. Çocuklar, Johnny’den korkuyorlardı. Annesi de nedense korkuyla karışık bir saygı duyuyordu bu kazanma gücü karşısında. Ama Johnny için yaşamın öyle pek bir tadı tuzu yoktu. Zamanın nasıl gelip geçtiğini hiç görmüyordu. Tüm zamanını çalışmakla geçiriyor ve bilinci bir makineninkine benziyordu. Hedefi ve idealleri yoktu, sadece bir düşü vardı. Her sabah nefis bir kahve içtiğini sanıyordu. O bir iş hayvanı olmuştu. Zihinsel bir yaşamı hiç olmamıştı, fakat beyninin, kendisinin dahi bilmediği derinliklerinde, tüm hareketleri ölçülüyor, ayıklanıyor ve hem kendisi hem de yaşadığı küçük dünyasını şaşırtacak bir dizi hareket için hazırlık yapıyordu.

Bir gece Johnny işten döndüğünde her zamankinden çok değişik bir bitkinlik hissediyordu. Sonunda masaya oturmayı başardığında odada tuhaf bir bekleyiş havası esiyordu, fakat Johnny bunun farkında olmadı. Getirilip önüne konanı hiç ses çıkarmadan, makine başındaymış gibi yemeye başladı. Kardeşleri ağızlarını şapırdatıyor, ama o bunları duymuyordu bile.

Sonunda annesi de umutsuz bir üzüntüyle sormaktan kendini alamadı:

“Johnny, ne yediğini biliyor musun?”

Bu soru üzerine Johnny bomboş gözlerle önce önündeki yemeğe sonra başını kaldırıp annesine baktı.

Kadın, sevinç içinde açıkladı:

“Yüzen Ada.”

Johnny:

“Hımm,” diye mırıldandı yalnızca.

Kardeşleri:

“Yüzen Ada!” diye bağırıştılar.

Johnny yine:

“Hımm,” dedi.

Birkaç lokma daha aldıktan sonra:

“Bu akşam pek aç değilim,” dedi.

Elinden kaşığını bıraktı, yorgun ve bitkin bir halde sofradan kalktı:

“Uykum geldi sanırım,” dedi.

Ayaklarını daha ağır sürüklüyordu… Soyunmak büyük güç isteyen bir iş, korkunç bir saçmalıktı. Ayakkabısının teki ayağında yatağa tırmanırken ağlıyordu. Tüm kemikleri sızlıyordu. Sırtına bıçak gibi sancılar saplanıyordu. Tüm bedenini dayanılmaz bir sızı kaplamıştı. Beyninde binlerce, milyonlarca tezgâh gıcırdamaya, homurdanmaya, uğuldamaya başlamıştı…

Sabah olduğunda işbaşı yapamadı. Kafasının içindeki o bin tezgâhlık dokuma işine vermişti kendini. Annesi işe gitmeden önce doktor getirtti. Doktor ağır bir gribe yakalandığını belirtti. Jennie, hastabakıcılık yaparak doktorun tembihlerini eksiksiz yerine getirdi.

O denli amansız bir nöbete yakalanmıştı ki, Johnny giyinip de odada yürüyebilecek duruma gelinceye dek bir hafta geçmesi gerekti. Doktorun dediğine bakılırsa bir hafta sonra işbaşı yapabilecekti. Hastalığının ortalarında bir gün ustabaşı Johnny”yi ziyarete geldi. İşinin onu beklediğini söyledi. Pazartesinden sonra bir hafta içinde işine dönebilirdi.

Annesi, Johnny”ye dönerek:

“Johnny, niçin teşekkür etmiyorsun?” dedi kaygılı bir halde.

Ondan ses gelmeyince, onun adına ustabaşından özür diledi:

“Siz onun kusuruna bakmayın, bu hastalık onu çok yıprattı, kendini toparlayabilmiş değil henüz.”

Johnny, oturduğu yerden öylece yere bakıyordu. Ustabaşı gittikten sonra da bu durumda oturmaya devam etti. Dışarısı sıcaktı, çıktı kapının önünde oturdu.

Ertesi sabah da ortalık iyice ısındıktan sonra çıkıp kapının önünde oturdu. Dudakları kıpır kıpır oynuyordu… Sanki sonsuz hesaplar yitip gitmişti… Yanında kâğıt kalem de vardı. Kimsenin anlamayacağı karmakarışık hesaplar yaptı. Öğle olduğunda Will, okuldan geldiğinde ona sordu:

“Söyle Will, milyondan sonra ne gelir? Nasıl yazılır?”

Johnny, o gün öğleden sonra bitirdi bu hesap işini. Her gün kapı önünde oturuyor, fakat yanına kâğıt kalem almıyordu. Şimdi yolun karşısındaki ağaca takmıştı kafasını. Onu saatlerce inceliyor, hele rüzgâr dallarını sallamaya başlayınca bu ilgisi daha da artıyordu. Tüm hafta süresince kendi kendine verdiği savaşıma kaptırmıştı kendini. Pazar günü kapı önünde otururken yüksek sesle üst üste güldü, onun yıllardır güldüğünü duymamış olan annesi neredeyse şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı.

Annesi ertesi gün sabahın erken bir vaktinde Johnny’yi uyandırmak için geldi. Johnny bir hafta doyasıya uyumuş olduğundan hemen uyandı. Hiç direnmedi. Annesi üzerinden yorganı alırken, sıkı sıkı yapışmaya kalkmadı ve sakin bir şekilde konuştu:

“Anne, boş yere uğraşma.”

Annesi onun hala uyku sersemliğini üstünden atamadığını düşünerek:

“Ama işe geç kalacaksın,” dedi.

“Anne, ben uyanığım… Dedim ya, boş yere uğraşıyorsun. En iyisi beni rahat bırak. Kalkmayacağım.”

O sabah annesi de işe gitmedi… Bu hastalık, onun bildiği hastalıklardan değildi. Hummadan, sayıklamadan anlardı, ama bunu ancak çılgınlık denirdi… Yorganı Johnny’nin üzerine örtüp çıktı ve Jannie’yi doktora gönderdi.

Doktor geldiğinde Johnny sakin uyuyordu, uyandırılmasına itirazı olmadı, nabzının dinlenmesine de ses çıkarmadı.

Muayeneden sonra doktor:

“Hiçbir şeyi yok,” dedi. “Çok zayıf düşmüş, hepsi bu. Baksanıza bir deri bir kemikten ibaret…”

Annesi atıldı:

“Oldu olası öyledir.”

“Anne, tamam. Artık bırak da doğru dürüst bir uyuyayım.”

Çok uysal, çok tatlı bir ses tonuyla konuşuyordu. Yan tarafa döndü, uykuya daldı.

Johnny saat onda kalktı, giyindi. Yürüyüp mutfağa girdi, annesini buldu. Kadıncağızın yüzünde ürkek bir hal vardı.

“Ben gidiyorum anne,” dedi. “Allahaısmarladık demek istiyorum sana…”

Annesi önlüğünü başına doğru çekerek birden olduğu yere çömeldi, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Johnny sabırla bekledi.

“İşte, korktuğum başıma geldi,” diye ağlıyordu annesi. Sonunda önlüğünü yüzünden çekti, allak bullak bir yüzle oğluna bakarak sordu:

“Nereye?”

“Neresi olursa…”

“İşin ne olacak?” diye sordu kadın.

“Artık, asla işe el sürmeyeceğim.”

“Johnny!..” diye çığlık attı annesi. “Böyle şeyler söyleme!”

Annesi beyninden vurulmuşa dönmüştü. Suçlarcasına bir sertlikle sordu:

“Böyle hangi şeytana uyuyorsun?”

Johnny:

“Rakamlara,” dedi. “Rakamlara… Bu hafta hesaplar yaptım, öyle hesaplar ki, bilsen aklın durur.”

Annesi burnunu çekerek:

“Johnny, gidişinin bu hesaplarla ne ilgisi olabilir, anlamıyorum?” dedi.

Gülümsedi Johnny. Annesi, o her zamanki hırçınlık ve öfkeliliğinin yerini alan bu sakinliği yadırgamıştı, artık iyice kaygılanmaya başlamıştı.

Johnny:

“İstersen dinle de gör,” dedi. “Çok yorgun düştüm. Beni bunca yoran nedir? Hareketler. Doğdum doğalı hareket halindeyim. Hareket etmekten yoruldum ve hareket etmemeye karar verdim. Şu cam fabrikasında çalıştığım zamanı anımsıyor musun? Her gün üç yüz düzüne iş çıkarıyordum. Oturup bir hesap yaptım da her bir şişe için on ayrı hareket yapıyormuşum. Günde otuz altı bin hareket eder. Bu ayda bir milyon harekât demektir…”

Johnny rahat ve açık konuşuyordu:

“Ayda, en az bir milyon hareket, bu da yılda on iki milyon hareket eder… Dokumacılıkta bunun iki katı daha fazla hareket etmek zorunda kalıyordum… Bu da etti mi yirmi beş milyon hareket. Ayrıca, bana öyle geliyor ki milyonlarca yılda hareket halindeyim sanki…

Hiç hareket etmedim bu hafta. Saatlerce, evet saatlerce parmağımı dahi kıpırdatmadım. Şunu söylemeliyim ki, şuracıkta saatler boyu hiçbir şey yapmadan öylece dinlenmenin tadına doyum olmuyor. Daha önce hiç böyle mutlu olmadım. Bunu yapmaya zamanım olmamıştı… Sürekli ne yaptım? Hareket, hareket, hareket… Mutlu olmanın yolu bu değil… Hiçbir şey yapmayacağım bundan böyle…  Sadece oturacağım ve dinleneceğim, yine dinleneceğim, daha sonra biraz daha dinleneceğim.”

Annesi üzüntü içinde sordu:

“Peki  Johnny, Will ve çocuklar ne olacak?”

Johnny:

Fakat ses tonunda hiç de acılı bir hava sezilmiyordu. Uzun süredir annesinin Will’i nasıl el üstünde tuttuğunun farkındaydı Johnny. Ne var ki, bu durum ona vız geliyordu. Hiçbir şey umurunda değildi artık. Will ve çocuklar bile.

“Will’le ilgili ne planlar kurduğunu biliyorum anne… Okutup adam etmek niyetindesin. Fakat bir yararı yok artık. Ben çalışmayacağım. Artık Will’in çalışması gerek, anladınmı?”

Annesi tekrar ağlamaya başladı:

“Büyüt, yetiştir, sonra böyle olsun.”

Johnny buna hüzünlü bir incelikle karşılık verdi:

“Beni sen yetiştirmedin ki. Ben kendi kendime yetiştim, öyle değil mi anne? Ayrıca Will’i de yetiştirdim. Will benden daha kilolu, daha iri ve daha uzun boylu. Sanıyorum, çocukken iyi beslenemedim. Will ya benim gibi çalışır ya da ne halt ederse eder; hangisini seçerse seçsin, umurumda bile değil. Ben yoruldum. Gidiyorum artık. Hiç olmazsa güle güle demeyecek misin bana?”

Annesi karşılık vermedi. Önlüğünü yine başına doğru çekmiş ağlıyordu… Eşikte bir an durakladı Johnny.

Annesi hıçkırıyordu:

“Gücümün yettiğince ve aklımın erdiğince her şeyi yaptığıma inanıyorum.”

Johnny, önünde uzun bir yol olmasına karşın, hiç hızlı yürümüyordu. Jüt fabrikasını geçti. Tezgâhların homurtusu kulağına gelince gülümsedi. Bu tatlı sevecen bir gülümseyişti. Kimseden de nefret etmiyordu; makinelerden bile… İçinde kin yoktu, yalnızca dayanılmaz bir dinlenme açlığı vardı.

Kentten uzaklaşıp kırlara yaklaşınca evler ve fabrikalar seyrekleşti, önünde bir düzlük açıldı; demir yolunun yanı sıra uzayıp giden dar bir yol boyunca yürüdü. Bu sanki bir insan yürüyüşü değildi. Johnny bir insan müsveddesiydi adeta. Sırtı kambur, sarkık kollu, ecüş bücüş, göğsü basık, hasta bir maymun gibi sürüklenen, bodur, iki büklüm ve adsız bir yaşam parçasıydı.

Bir tren istasyonunu geçtikten sonra küçük bir ağacın altına, otların üzerine uzandı. Tüm öğleden sonra orada öğlece yattı. Arada bir kaslarının ansızın kasılmasıyla uyandı. Uyanıkken de hiç hareketsiz, kalıp gibi yatıyor ve gökyüzünde uçuşan kuşları gözlüyordu… Bir iki kez kıkır kıkır güldü, fakat bu gülüşlerin gördüğü ya da duyduğu şeylerle en ufak bir ilgisi yoktu. Akşamın ilk karartıları çöktükten sonra, gürültüyle bir yük katarı istasyona girdi. Lokomotif, vagonları sürükleyerek makas değiştirirken, Johnny bu trenin yanına sokuldu. İçi boş olan bir yük vagonunun kapısını çekip açtı, uğraşıp içeri tırmandı ve kapıyı kapadı. O sırada lokomatif uzun bir düdük çaldı. Johnny vagonun içine uzanmıştı… Gülümsüyordu…

(s. 123-124-125-126-127-128-129-130-131)

London,Jack (2006). Yakalanış, (çev. Ümit Şahin),Yıldız Yayınları, Ankara.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: