Madan Sarup – Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm

madan sarup - posmodernizm

 

“Kitaba en etkili üç post-yapısalcıyı tartışarak başladım: Lacan, Derrida, Foucault. Lacan’a, Lacan’ın psikanaliz kuramına genel bir giriş olan 1. bölüm, Lacancı kuramın benliğin toplumsal ve dilsel inşasını düşünmeye ilişkin bir yol önerdiğini ileri sürdü. Devrim öncesi toplumdan miras alınan ‘karakter yapıları’ dönüştürülene dek siyasal devrim tamamlanamayacağından, birey ile toplum arasındaki karşıtlığın üstesinden gelecek bir modele acilen gereksinim duyuyoruz. Bu bağlamda (gözden geçirilmiş) Lacancı özne modelinin farklı bir anlamlandırma, farklı bir öznellik, farklı bir simgesel düzen kavrayışı geliştirmemize yardımcı olabileceğini düşünüyorum.

Derrida’nın düşüncesinin bir özetini içeren 2. bölümde, Lacan ile diğerlerine karşı Derrida’nın ileri sürdüğü savların bir açımlamasını verdim. Ayrıca bu bölümde, metin okumaya ilişkin düşüncelerini etkileyen Freud üstüne görüşleri yanında yine eğretilemenin doğası ile işlevine yönelik anlayışını etkileyen Nietzsche üstüne Derrida’nın görüşlerini de betimledim. Eğretilemelerin herhangi bir alanda ne düşünebileceğimizi büyük çapta belirlediklerini, yaptıklarımızı biçimlendirdiklerini öne sürdüm. Eğretilemenin politik ve ideolojik mücadele bağlamındaki yerini belirledikten sonra yapısöküm ile Marxçılık arasındaki ilişkiyi tartıştım.

3. bölümde çalışmalarını Nietzsche’den türetilme bir tarih görüşünde temellendiren bir yazara, Foucault’ya odaklandım. Foucault’nun büyük ölçüde modern bilimlerin gelişmesiyle, modernleşme süreciyle ilintili çalışmalarının genel bir özetini sundum. Ayrıca bu bölümde bir başka Nietzscheci izlek, iktidar ile bilgi arasındaki ilişki de tartışıldı. Foucault’ya göre bilgi asla tarafsız olmadığı gibi kesinlikle nesnel de değildir, iktidar ilişkilerinin bir ürünüdür. İktidar modern zamanlarda verimliydi; yeni kapasitelerin, yeni etkinlik tarzlarının inşası aracılığıyla işliyordu. Foucault ile Althusser arasındaki benzerlik ile ayrılıkları betimledikten sonra Foucault’nun Marxçılığa karşı ileri sürdüğü savları sundum. Foucault’nun Marxçılığın otoriter ve modası geçmiş bir dizge olduğu görüşü üstünde önemle durdum (halen Fransa’da, dünyanın daha başka birçok yerinde, pek çok Foucault izleyicisine bu görüşün propagandası yapılmaktadır). Nietzsche’nin düşüncelerinden çok derinden etkilendiğinden ekonomi, tarih, siyaset, yöntem üstüne Marx’ın görüşlerini Foucault’nun reddetmesi hiç de şaşırtıcı değildir. İktidar ilişkilerini devlet, sınıf mücadelesi, üretim ilişkileri, kapitalist sömürü temelinde kavramlaştırmak artık olanaklı değildi Foucault’ya göre.

4. bölümde Nietzsche ile Hegel’in felsefeleri arasındaki önemli ayrımları özetledim. Nietzsche’nin düşüncesinin -her türden dizgeye karşı duyduğu düşmanlık, tarihi hep bir ilerleme olarak düşünen Hegelci görüşü reddetmesi, öznel olanla meşguliyeti- post-yapısalcıların Marxçılık karşıtı tutumuna merkez teşkil etmesi olgusu üstünde durdum. Daima yerel, ayrışık, parçalı (bölük pörçük) olana önem veren, Marxçılığı bir tahakküm aracı olarak gören ve kendiliğindenliği, öznelciliği, keskinliği yücelten Deleuze ile Guattari, Foucault, Lyotard ve benzeri yazarların birtakım düşüncelerini kaynak olarak kullanan ‘yeni felsefeciler’i tartışırken, bir yandan da post-yapısalcı yazarların çalışmalarındaki belli başlı öğeler ile izlekleri bir araya topladım.

5. bölümde Cixous, Irigaray, Kristeva’nın çalışmalarını tanıtmakla bu kitapta tartışılan sorunların kapsamını da genişletmiş oldum. Bu yazarların hepsi de başta cinsellik ile dişilik olmak üzere psikanalitik konular üzerinde yazıyorlar; aralarındaki birçok ayrılığa karşın pek çok ortak noktayı da paylaşıyorlar: Üç yazar da birörnek ve durağan bireysel öznelcilik tasarımını reddetmektedirler. Bu yazarlar ağırlıklı olarak Lacancı ve Derridacı kavramları kaynak olarak kullanırlarken, dil, metin okuma, yazı, adalet konularıyla yakından ilgilenmişlerdir. Bu bölümde Cixous’un stratejisinin ‘dişil’ yazının yıkıcı olanaklarını incelemek olduğuna işaret edildi. Ayrıca Irigaray’ın ataerkillik eleştirisi yanında kadınların kendi dillerini oluşturmaya gereksinim duydukları yönündeki savına odaklandım. Kristeva’nın, kendinden dişil ya da kadınsı olan bir ecriture feminine (dişil yazın) düşüncesini reddetse de, dilin baskı altına alınmış yönlerinin devrimci güç potansiyeli taşıdığına yine de inandığını öne sürdüm. Bütün bu düşünürleri diğer toplum kuramcılarına benzemeyen bir biçimde, marjinalleşmiş gruplarla gerek ahlak gerek siyaset bakımından ilgileniyor görünmektedirler. Ayrı ayrı yollardan yürümekle birlikte, aynı anda ruhsal, dilsel, toplumsal dünüşümü kapsayan bir tasarıları varmışa benziyor” (s. 257-259).

 

Sarup, Madan (2010). Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, (çev. Abdülbaki Güçlü), Kırk Gece Yayınları, İstanbul.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: